İstilacı Türler Mahkemesi
Ozan Emre Han’ın “İstilacı Türlere Özgürlük” adlı sergisi 8 Kasım’da The Letter Art Gallery’de ziyarete açıldı. Oldukça ilginç çalışmalara ve bir hak savunmasına tanık oluyoruz sergiyi ziyaret ettiğimizde. Ozan işlerini oluştururken kendi yaşamından yola çıkıyor ve toplum tarafından ayrımcılığa uğrayan bitkilerin haklarını işleri aracılığıyla savunuyor. Özellikle pıtrak bitkisine odaklanıyor. Pıtrak ve onun gibi diğer bitkilerin türlerine son verilme çabasının normalleştirilmesine dikkatleri çekiyor. Ozan’ın üretim sürecine yaşadığı tutsaklık durumu ilham oluyor aslında…
Bitki ayrımcılığı üzerine düşünmemize ve bu konuyla ilgili ilaç sektöründe yapılan tercihlerin ilginçliğine tanık olduğumuz sergi 7 Aralık’a kadar misafirlerini ağırladı.

Ozan Emre Han – İstilacı Türlere Özgürlük
1- Azınlıklar, tarih boyunca baskı ve yok edilmeye çalışılma süreçleriyle karşı karşıya kalmışlar. Eserlerinde pıtrak bitkisi gibi “istenmeyen” olarak görülen türler üzerinden bu konuya dikkat çekiyorsun. Seni bu metaforları kullanmaya yönlendiren çıkış noktası neydi? Hangi deneyimler veya gözlemler bu yaklaşımını şekillendirdi?
Resimlerde aslında herhangi bir metafor kullanmadım. Sergi çok yalın ve net bir konu üzerinden açıldı. Resimler, bu “istilacı”, “istenmeyen” bitkilerin haklarına dair bir fikir veriyor. Onların da canlı olduğuna yeniden vurgu yapılıyor. İnsanların bitkilere olan yaklaşımında ayrımcılığın bir başka formunu gözler önüne seriyor. İnsanlar her konuda buna meyletmeye çok yatkın. Nitekim bu yaklaşıma karşı yeni fikirler ortaya çıkmıyor değil tabii ki. Örneğin İsviçre’de bitkilerin haklarını değerlendiren, bunları göz ardı etmeyen yasa tasarıları sunuldu. Etik olarak bitkilerin hakları olduğuna dair varsayımlar var. Yine de bunlar belirli bitki türleri için geçerli sayıldı. Zaten herbisit ve diğer pestisitlerin kullanımı göz önüne alındığında bitki ayrımcılığı muazzam boyutlara ulaşmış durumda. Bitki ırkçılığı diye bir şey var. Bu “istenmeyen”, “sorun çıkaran” bitkiler öldürülüyor. Hâlihazırda şu an bile bu bitkilerin nasıl daha etkili şekilde öldürülebileceğine dair araştırmalar yapan yığınla araştırmacı var. Hiç şüphesiz bu araştırmalara belirli üniversitelerden ve devletten destek sağlanıyor. Şirketler aracılığıyla da her yıl yeni ilaç formülleri hazırlanıyor. Yeni etiketler basılıyor, ilaç adları belirleniyor. Shakespeare dahi bunlardan nasibini almış. “Hamlet”, “Othello” adlı herbisitler var. Bu tarz ilaçlar kullanılmadan önce bitki yolma, yakma gibi yöntemlere başvurulurdu. Çok zaman aldığı ve emek emdikleri için çoğu kez bu bitkilerin adı da hakaretlerle anılır oldu. Mesela “adı yalancı darı” buna bir örnek, “yırtık pırtık ot”, “kokar ağaç”, “arsız zaylan” ve daha fazlası… Resimlerde bu isimlerden de bahsediliyor. Açıkçası öyle bir dil oluşmuş ki, bu bitkileri savunurken dahi onlara hakaret etmeden bir açıklamada bulunamıyorsunuz. Resimlerdeki sloganlar tırnak işaretli olmak zorunda kaldı. “Eradikasyon” gibi terimler ortaya çıkmış durumda. Bunun tanımı, herhangi bir türün soykırımından başka bir şey değil. Bunlar göz önüne alındığında bu tarz yasa taslaklarının çok kapsayıcı ve etkili olduğunu söyleyemeyiz. İnsanların ayrımcılığa meyletmesi her konuda olduğu gibi burada da mevcut. Ancak bu çok dikkat çekici bir seviyeye ulaşmış durumda. Kurumsallaşmış bir halde. Militarizmin kökenlerini tarımda görebileceğimizi düşünüyorum. Ağır bir disiplinle yönetilen bitkiler sıralanmış halde sadece insanlara “ürün” vermek zorunda bırakılmışlar. Bu durum güncelde devam ediyor.
2- Eserlerinde mitolojik karakterlerin hikâyelerine sıkça yer veriyorsun. Mitolojinin istilacı türlerle bağlantısını nasıl kuruyorsun?
Artemisia Artemisiifolia, İngilizce adıyla “ragweed”, Türkçe adıyla “arsız zaylan” bitkisinden bahsedebiliriz. Bunun gibi bazı bitkilerin bilimsel adları mitolojik karakterlerden geliyor. Benim özel bir seçimim olmadı. Ancak bilindiği gibi Artemis, aynı zamanda vahşi doğanın insanlara olan kızgınlığını da simgeliyor. Bu sergide üst üste gelince dikkatinizi çekmiş olabilir. Selçuk’ta yaşıyorum. Bu sayede Efes antik kentinin etkisinin de üzerimde olduğunu hissediyorum.

Ozan Emre Han – İstilacı Türlere Özgürlük
3- Azınlık grupların toplumdaki marjinalleşme deneyimlerini bitkiler üzerinden yorumladığın görülüyor. İzleyiciye bu bağlamda hangi mesajları vermeyi amaçladın?
İnsanların birbirleri arasındaki ayrımcılık reddedilemeyecek bir gerçek ve hâlihazırda bunu baskılama, yok etme gayretinde bulunuluyor zaten. Pek çok kişi buna karşı duruyor, mücadele veriyor. Ancak bitki ırkçılığı ve ayrımcılığı diye bir şey var ve bu öylesine kurumsallaşmış bir halde ki; söz konusu “istilacı” bitkilerin seyahat etmeleri yasak, yetiştirilmeleri suç, var olmalarına tahammül yok. Nasıl daha etkili şekilde öldürülebileceklerine dair sürekli araştırmalar yapan kuruluşlar var, harıl harıl bu amaçlar doğrultusunda çalışıyorlar ve yönetimler tarafından destekleniyorlar. Durumun en dehşet verici yanı, bunların yasalarla güvence altına alınmış olması. Artık bunlara nereden olursa olsun “dur” demek gerekiyor.
Bir röportajda “bahçe değeri” olmadığı için aşağılanan ve sadece bu sebeple ortadan kaldırılması gerektiği söylenen bitki türleri olduğunu duydum. Şaşırmamak elde değil.
4- “Yabani Bitkiler”, “İstenmeyen Bitkiler” ve “Herbisit Serisi” adlı işlerinde birer yapı çalışması görüyoruz. Bu yapı çalışmalarının bugüne ve geçmişe ayna tutmaya çalıştığını, aynı zamanda bu çelişkiyi ortaya koymaya çalıştığını düşündüm. Senin bu işlerde bize vermek istediğin mesaj nedir?
Evimizin bahçesinde pıtrak yetiştirmeye kalktığımda pek çok insan ve yakınım bana karşı geldi. Bunun üzerinde düşünmeye başladım. Toplumda oluşan başka bir kalıpla karşı karşıya olduğumu sezdim. Elimden geldiğince bu bitkiyi korumaya çalıştım. Yetiştirdim, büyüttüm ve tohumlarını sergi açılışında dağıtma fırsatı buldum.
Ancak bu serginin hikâyesi daha eskiye dayanıyor. Tayvan’da yaşadığım deneyimler beni tetikledi diyebilirim. 2022 yılının sonlarına doğru vize süresi aşımı nedeniyle Yeni Taipei şehrinde bulunan bir toplama kampında mahkûm kaldım. Bilindik bir çeşit hapishane… Kocaman tropik bir ormanın ortasında dev dikenli tellerle çevrili, on katlı bir kuleden söz ediyorum. Koğuş arkadaşlarım Guine-Bissaulu ve Vietnamlıydı, tek Batılı görünümlü bendim. Genel duş alanları ve elbise kurutmak için çamurlu suyla dolu geniş, uzun bir balkonumuz vardı. Duvarlar dev örümcek yuvalarıyla kaplıydı. Dışarıya baktığımızda onlarca metrelik ağaçlar görünüyordu. Şehri görmeniz imkânsızdı. Uzun ağaçlarla kaplı yoğun bitki örtüsü ortasında labirenti andıran iç içe geçmiş demir kafesler içindeydik. Herkes açık yeşil üniforma giymek ve gardiyanların emirlerine itaat etmek zorundaydı. On beş kişilik yataklar, mahkûmlar arasında çıkan kavgalar ve vıcık vıcık bir nem…
O günün gecesinde rüyamda gördüklerim, resim yapmanın sıradan, herhangi kişisel bir sebeple olamayacağına dair bana bir fikir verdi. Resim yapmak için çok büyük bir sebep olması gerektiğini orada anladım. Rüyam şöyleydi: Bulunduğum hapishane kulesi, Pisa Kulesi gibi yan yatmış ya da yer çekimi kaymıştı diyebilirim. Bina dev yosunlarla kaplanmış, içindeki bitkiler insanları satırlarla doğruyordu. Bitkiler, kendilerinin kesilmesine karşılık olarak insanları şiddetle cezalandırıyorlardı. Düzensiz gibi görünen bir çeşit bitki mahkemesi vardı demeliyim. Bitkiler tarafından kararlar alınıyor ve mahkûm olan her insan, kendi yaptıklarına özel olarak cezalandırılıyordu. Binanın içine girmek bir hayli zordu ancak şaşırmamak elde değildi. Bunlara muazzam bir şaşkınlıkla karşı koyan dövüşçüler vardı. O insanları kurtarmak imkânsızdı. İnsanların avukatsız yargılandığını gördüm. Rüyadan uyandığımda, daha önce pek az kişi tarafından ele alınmış böylesine özel bir konuda, bu korkunç düzene ses çıkarmanın anlamlı olduğunu fark ettim.
Sonuç olarak, resimler böylesine sürreal bir yolculukla başlayıp gayet somut ve gerçekçi bir mücadelenin parçası olmaya başladılar. Bu eserleri en son İzmir’de sergileme fırsatı buldum. Bana bu imkânı sağladığı için Nihan Karahan’a çok teşekkür ediyorum.

Ozan Emre Han – İstilacı Türlere Özgürlük – The Letter Art Gallery
5- Gelecekteki projelerin için nasıl bir yol haritası çiziyorsun? Farklı konulara odaklanmayı veya yeni teknikler keşfetmeyi düşünüyor musun? Bu bağlamda izleyiciyi bekleyen yenilikler neler olabilir?
Sergide görebileceğiniz gibi, modern tarım, herbisitler ve istenmeyen bitkilerin varoluş mücadelesi resimlerin ana eksenini oluşturdu. Ancak bu mesele sadece bir başlangıç. Daha pek çok farklı konu var. İstenmeyen türlerin sonu gelmediği gibi pestisitler de tükenmiyor. Fungisitler, insektisitler, mollusisitler, rodentisitler, nematisitler, akarisitler… Bunların her biri başlı başına işlenmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken konular bence.
İleride bu alanların her birine derinlemesine eğilmek, izleyicilere bu konuları farklı perspektiflerden sunmak istiyorum. Ayrıca, bu mücadeleyi sadece görsel sanatlarla değil, diğer disiplinleri de içine alacak şekilde genişletmek gibi bir planım var. Bu şekilde, daha etkili bir farkındalık yaratabileceğimi düşünüyorum.
Röportaj: Nevin Malcı
