Yaptığı şarkılarla dillerimizden düşmeyen ve çalma listelerimizin vazgeçilmezi olan sevgili
Eda Sena Şenceylan namıdiğer “ŞENCEYLİK” ile 21 Haziran Dünya Müzik Günü dolayısı ile
keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle Nasılsınız ? Her şey yolunda mı ?

Selamlar, davetiniz için teşekkür ederim, güneş yerinde, her şey yolunda. 😇

Şahane! O zaman başlayalım. Bizlere yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

Ben Eda, 94’te İstanbul’da doğdum, Avcılar’da büyüdüm. Çocukluktan beri enstrümanları, müzik ve insan dinlemeyi, içimden gelenleri yazmayı çok severim. Boğaziçi Üniversitesi İşletme lisans ve yüksek lisans mezunuyum. Üniversitenin başında, okuldaki lakabım olan “Şenceylik” ismiyle kendi şarkılarımı yayınlamaya başladım. Şimdiye kadarki yolculuğum, bir yandan çalışıp bir yandan müzik yapmak, sevmek, gülmek, anlamsızlığın içinde anlamı bulmakla geçti.

Sesinizin rengi ve tarzınız çok samimi ekibimiz dahil sizi seven dinleyen kime sorsak bu yorumu duyuyoruz. Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşuz gibi bu ilgiyi ve insanların yorumlarını neye bağlıyorsunuz? 

Ne kadar güzel bir yorum, çok mutlu oldum. Yazdığım şarkıların çoğu yaşadığım şeylerden çıkıyor, sesimi kullanışımda ise konuşur dertleşir gibi şarkı söylediğimi fark ediyorum. Şarkı yazmak şarkı söylemek, içimi dökmek demek. Melodili mırıldandığım bu dertler de hepimize ait dertler olduğundan, bu karşılıklı samimiyet doğuyor. Ne mutlu bana, teşekkürler.

“Şimdiye kadarki yolculuğum, bir yandan çalışıp
bir yandan müzik yapmak, sevmek, gülmek, anlamsızlığın içinde anlamı bulmakla geçti.”

Fotoğraf: İnan Aytaç

Şarkı sözleriniz ve müziğiniz çok güçlü. Bir çok şarkınızda bir durumu ya bir sitemi açıklarken o kadar güzel benzetmeler betimlemeler kullanıyorsunuz ki sizi dinlerken sözlerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bunun için özel bir sırrınız var mı?

“Güzel sitem ediyorsun”u birkaç kez duydum, hoşuma gidiyor. Ben “sitem” kelimesini seviyorum çünkü içinde doğal bir güç var. Yazdığım sözlerin tümü kendi hayatımda yaşadığım duygulardan veya gözlemlediğim insanların oluşlarından çıkıyor. Söz defterlerim var, oralara notlar alıyorum.
Sonra, bazen hemen o anda sözü yazarken, çoğu zaman ise sözden sonra araya biraz vakit girmesiyle; o sözleri besteliyorum. Önce sözü yazarak şarkı yapmanın getirdiği bir güç oluyor galiba sözlerde. Müziğe söz karar veriyor. Herkesin deneyimi farklı, ben hiçbir zaman önce müzik besteleyerek
şarkı yazamadım. Galiba bu yüzden sözler hep ön planda, sözler müziği getiriyor.

Özellikle son 10 yılda çok daha basit şarkıların, basit ritimlerin ve melodilerin
egemen olduğu bir piyasada bu kadar özenli işleri yapma motivasyonunuzu
çok merak ediyoruz.

Çok teşekkür ederim gerçekten ne diyeceğimi bilemedim. Ne mutlu, özgün geliyorsa kulağınıza gönlünüze. Motivasyonum, şu kısacık hayatı su gibi yaşayabilme arzusu. Hayatımda gerçek insanlarla gerçek duygular yaşamak, gerçek ânları paylaşmak istiyorum ve müzikte de acıyı sevinci her ne varsa samimi bir dille ifade edip, “gerçek”leşmeye kafayı takmış kalplerle buluşmayı hayal ediyorum. Aklıma rahmetli Ferhan Şensoy’un “Ferhangi Şeyler”indeki “Çarşambayı Sel Aldı” anektodu geldi. Ondan çok etkilenmiştim. Orada Şensoy, böyle içli bir türküyü besteleyen ozanın çarşamba deresinin üzerinde bir köprüye oturup “hmmm… çarşambayı ne alır? alsa alsa sel alır icabında” deyip de türküyü bestelemeye başlamış olamayacağını, önce Çarşamba’da sel olduğunu, insanların öldüğünü ve sonra mecburen bu ağıdın yakıldığını çok güçlü bir dille anlatıyordu. Kendimi geliştirmek için bir sürü hayali tema üstüne düşünüyorum, kurgusal şarkılar yazıyorum, besteliyorum ama asıl yolculuğum için gönlümün hayali böyle bir sahicilik.

Çok sevilen şarkılarınızdan biri olan (naçizane benim de en sevdiğim şarkınızdır) Kırıldı Vazo şarkınız da şöyle bir dörtlük var; 

Asansörden inse insan iyi günler deyiverir.
Bir Çingene gül uzatsa tatlılıkla geri verir.
Boşluğuna kaçarken bir vedayı yapamayan
Senin gibi adamlara çok sevilmek ağır gelir.

Bu kadar edebi ve estetik bir şekilde sizi sitem ettiren şey neydi çok merak ettik.

Bu şarkıyı üniversitede yazdım. Çok sevmek istiyordum, bu yüzden de çok sevmiştim, çok saftım, delilik seviyesinde romantiktim. Çocuk beni bir anda bıraktı, hatta bırakmadı bile, ben kendimi bırakmak zorunda kaldım çocuğu arayıp hahaha. Büyük üzülmüştüm.

Sadece sevginin karşılıksızlığıyla değil, iletişimde “cevapsızlık bir cevaptır”ı kabul edemeyişimle bir çukurda bu sözleri yazmışım. İşin özeti, şimdiki çağın diliyle feci “ghost”landım ve şunu düşündüm: Ben asansörden inerken, tanımadığım insanlara bile “iyi günler” diyemediğimde üzülen biriyim, yolda bir çiçekçi, bir anketör beni durdurunca, o insanın gözlerine bakmadan onu rüzgar gibi kovaladığımda, içi acıyan biriyim. Böyle bir belirsizliği nasıl hak etmiş olabilirim? Ben hak etmediysem de, bir insan bir diğerine nasıl bu muameleyi hangi boşluğun içinden sunabilir?

Şarkıda asla toplum kuralları manifestosu yok. Hala da savunamam bu romantizmimi. Aslında cevapsızlık kocaman ve net bir cevaptır, acı da olsa bunu kabul etmek gerekiyor. Gerçek sevgide soru işaretleri içine atılmaz, dışarıda hortum gibi süzülemez, sevgi berraktır. Tüm bu sorgu, bu dev sitem, bu dram, en başta dediğim gibi, o dönemki deli dünyamla alakalı.

“Gencim evet bilirim ama içim elvermez bir daha öyle sevmeye” diye başlamışım şarkıya, bir daha “öyle” sevmek istemem zaten. Başkalarını düzgün sevebilmesi için önce insanın kendini tanıması, sevmesi, kendiyle kalabilmesi gerekiyor. Sevginin tanımı değişiyor hayatı anladıkça. Onun olduğu yerde kuşkuya, kaşıntıya, yoksunluğa, rekabete yer yok. Aşk, saygıyla ve emekle evren gibi genişleyen, sıcacık, büyüleyici bir şey. Şu röportajı okuyan, bu şarkıyla içli içli dertlenen, böyle bir dönemden geçen bir dinleyicim varsa eğer şunu söylemek istiyorum: Doğru kişi asla sizi elinizde kağıt kalemle yalnız bırakıp, on bilinmeyenli denklemleri sorgulatmayacak. O kişiyi bulmak için ise, önce her şeyi bırakıp kendinizi arayın. İmza: Çok aşırı bilen Şenceylik haha.

“Motivasyonum, şu kısacık hayatı su gibi yaşayabilme arzusu. Hayatımda gerçek insanlarla gerçek duygular yaşamak, gerçek ânları paylaşmak istiyorum ve müzikte de acıyı sevinci her ne varsa samimi bir dille ifade edip, “gerçek”leşmeye kafayı takmış kalplerle buluşmayı hayal ediyorum.”

Fotoğraf: Eda Yılmaz

Bizler çoğu müzisyen gibi sizi de öncelikle YouTube üzerinden tanıdık. Ancak şu anda Spotify üzerinde ciddi bir kitleye ulaştınız. Aylık yaklaşık 600.000 dinleyici ile her geçen gün daha geniş kitlelere hitap ediyorsunuz. Burada ki kitlenin daha fazla artış göstermesini siz hangi sebeplere bağlıyorsunuz.

Spotify’daki yükselişimi Kanal D’nin “Yargı” dizisinde de yer alan “Çok Eski Şarkı”nın yanısıra, Kırıldı Vazo gibi single’larımın geniş kitleye hitap etmesine ve Canozan’la düetimiz “Seni Gördüm Rüyamda”nın dev başarısına bağlıyorum. Girdiğimden beri pandemi hariç Spotify’da düzenli olarak orijinal şarkı yayınlamaya devam ettim, bunun da etkisi olabilir.

Sevgili Canozan ile yaptığınız düet çok sevildi.
Yeni düetler yolda mı çok merak ediyoruz??? 

Üniversitede korolarda çok yıllar geçirdiğim için, çoklu vokal düzenlemelerine oldum olası düşkünüm. Birlikte şarkı söylemek, hele ki sevdiğim insanlarla ise, benim için en değerli şeylerden. Düetlerin hem yaratım sürecini, hem stüdyo tarafını, hem sahnesini çok zevkli buluyorum. Bu yüzden kesinlikle yeni düetler olacak.

En yakınını ilk kez bu röportajda duyurayım: Temmuz sonu Safiye ile “Yukarı Bak” isminde bir düet yayınlıyoruz, şarkının sözü müziği bana ait. Bu şarkı, Safiye’nin hayran olduğum enerjik ve hayatın olumlu tarafına çağıran karakteriyle uyumlu, onunla düet yapmak istedim. Birlikte arabada şarkıyı çalıp söylediğimiz bir kısa video yayınladık bayramda, müthiş keyif aldık. Bu yaz akustik single olarak geliyor. Böylesine pozitif bir parça, aslında karanlık bir yerden geliyor. Babamı kaybettiğimde bir buçuk yıl kadar “Hayatta niye herhangi bir şey yapıyoruz ki? Zaten her şey bitecek, salalım.” düşüncesine girmiştim. Derin bir çukur o. Sonra tuhaf bir şekilde, dibe vurup oradan “Zaten her şey bitecek, burası değerli, elimizden gelenin en güzelini yapmalıyız,” dan ibaret oldum.

Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin #AşağıBakmayacağız mesajından da güç alan bir ses geldi içimden kendime: “yukarı bak”. Sempatik geldi, iyiye çağırdı beni. “Ne olursa olsun elinden geleni yap”, “olumluya yönel”, “çalış”, “iyi düşün”, “iyi davran”, “iyi şeylerle beslen”, “temiz hava al”, “iyi niyetle yaşa”. Instagram profilimde kendi kendime “Yukarı Bak” isminde bir highlight serisi başlattım. O zamandan beri, olumlu, zeki, adil, sağlıklı aksiyonun peşinde kendimi dönüştürmek için attığım her adımda kendime içimden fısıldadığım, kendi dönüşümümü güçlendirme hayalimi bana hatırlatan iki kelimelik bir zihin dövmesi bu: “Yukarı Bak!”.

Konuya dönersek, düetleri, bir arada olmayı seviyorum. Paralelde yeni orijinal parçalarımın yayın planı için bu ara koşturuyorum, bu kış için de iki müthiş isimle düet planı için iletişimdeyim.

Şarkılarınızın nostaljik ve retro bir havası var. Bizler gibi analog kayıt seven kişiler için bir plak çıkartmayı düşünüyor musunuz?

Ah ne kadar güzel bir fikir, bunu görmeyi çok isterim.

En kısa zamanda sizi nerede görebiliriz. Yakın zaman konser takviminizi bizlerle paylaşır mısınız?

12 Temmuz’da Küçükçiftlik Park’ta bir konserim var, beklerim. Ağustos’ta biri İstanbul’da biri Karadeniz’de iki konser planı var, netleşince duyuracağım. Umarım uzun turneler de olur ve her şehirde bol bol kavuşuruz.

“Hayatta niye herhangi bir şey yapıyoruz ki? Zaten her şey bitecek, salalım.” düşüncesine girmiştim. Derin bir çukur o. Sonra tuhaf bir şekilde, dibe vurup oradan “Zaten her şey bitecek, burası değerli, elimizden gelenin en güzelini yapmalıyız, dan ibaret oldum”

Fotoğraf: İnan Aytaç

Röportaj: Serkan İNCU


#keşfet