İzmir’de yaşayan ve üreten Cenkhan Aksoy, DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Soyut ve Art Brüt tarzda resimler yapıyor ve İzmir’de kamusal alanda önemli projeler üreten Darağaç sanatçı kolektifinin de kurucu üyelerinden biri. 12-26 Şubat 2019 tarihleri arasında Galeri A, sanatçının “Zaman Ayarlı-Time Sensitive” adlı dördüncü kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. Biz de Aksoy’la, sanat pratiği ve Özgür Demirci küratörlüğündeki yeni sergisi üzerine bir röportaj yaptık.

Bir sanatçı olarak üretimlerinde veya form arayışlarında seni motive eden şey nedir?

Beni motive eden şeylerin aslında çok kanallı bir yapısı var. Hemen hemen her şey olabiliyor. Siyaset, ekonomi ve sanat gündemi mesela beni tetikleyebiliyor. Bunlardan uzaklaştığım zamanlarda da kendimle ilgili çözümlemeler ve arayışlar içerisine giriyorum. Bunların hepsi tabii ki çok fazla olduğu için aralarından bazı cümle, anekdot, aforizma ve mottoları cımbızlayarak bir seri iş üretmeye çalışıyorum. Bir bulmacayı toparlamayı ya da yeni bir bulmaca yaratmayı deniyorum. Bazen sanat tarihinden de bir şeyler olabiliyor; kopyalamalar, edisyonlar ve de önemli sanat eserleri gibi.

Cenkhan Aksoy, Post-ink Serisi, A5 Kağıt Üzerine Mürekkep, 2017-2018

Önümüzdeki hafta izleyiciyle buluşacak olan “Zaman Ayarlı” sergisindeki çalışmaların tematik bütünlüğü bir enstalasyonu mu ortaya koyuyor yoksa bağımsız resimler olarak ele alınabilirler mi?

Tematik olarak gruplanan resimler ve seriler var tabii ama resimlerin her biri birbirinden farklı bir bütünün parçaları. Yani, gizli bir temaları ve bütünleştirici bir yanları var. Biz de küratörüm Özgür Demirci’yle beraber sergideki üç evreyi, galerinin üç odasına, resimlerin bu bütünleştirici yanlarını gözeterek yerleştiriyoruz. Çalışmalarımın neredeyse hepsine tekrar tekrar geri dönüp müdahale ediyorum. Bu sayede hepsi benim düşünce ve üretim biçimime yeniden adapte olup tek bir yerleştirmenin parçalarına dönüşüyor. Neredeyse hepsinin ait olduğu bir seri var ama hepsi tek bir elden çıktıkları için serginin bütüne büyük bir enstalasyon denebilir. Çoğunlukla farklı disiplin ve biçimlerde olduğu için insanlar her birini ayrı ayrı da algılayabilir. Orası artık sergiyi izleyenlerin kendi yorumuna kalıyor. Çünkü sergilendikten sonra işler ya bir seri olarak lanse edilip anımsanacak ya da tek, spesifik bir yapının parçaları olarak görülecek. Bunların hepsi izleyiciyle beraber gelişebilecek şeyler. Kendi süreçlerini kendileri oluşturuyorlar bir nevi.

Sergi metninde geçen, hayatının 3 farklı evresini biraz açabilir misin? Bu üç dönemi nasıl birleştirdiniz?

İkinci sınıfın sonlarından lisans bitimine kadarki süreci kapsayan bir bölüm var. Oradaki işler biraz daha klasik anlayışa yakın çizimler ve renk arayışları. O dönemki pratiğim, iki boyutlu yüzeyler üzerine çeşitli malzemelerle müdahalelerde bulunarak yeni yüzeyler oluşturmak üzerine kurulu. İkinci evre, okul sonrası biraz daha rahatladığım, kendi iç dengemi oluşturmaya başladığım, renk sayısı ve boya katmanlarının daha da arttığı bir dönem. Bu dönem bir nevi devam ediyor çünkü o zamana ait yağlı boya, akrilik ve karışık disiplinlerde tuvallerden oluşan bazı seriler, üçüncü evrenin başlangıcını oluşturuyor. Üçüncü evre ise biraz daha zamanla ilintili ve aslında bizim Özgür’le beraber düşündüğümüz üç evrenin de temeli. İlk evre biraz daha beta sürüm gibi ve ikinci evrede programın asıl sürümü çalışmaya başlıyor. İlk evrede çok fazla egzersiz, eskiz ve gündelik not varken, ikinci evrede bunların içerisinden seçip ayırdığım, üzerine düşünüp kafa patlattığım, oluşturmak istediklerime referans verebilecek şeyler var. Üçüncü evredeyse üretimimde çoğunlukla tuvale yöneldim ve bunu diğer pratiklerimi de bırakmadan, çok kanallı bir şekilde sürdürmeyi deniyorum. Aslında istediğimiz şey, bu üç dönemi de izleyicilere göstermek. Amacımız; Cenkhan Aksoy nelerden hoşlanır, çalışma pratiği nelerdir, kendine neyi problem edinir, gibi soruların yanıtlarını irdelemek. Sergide kronolojik bir yerleştirme olmayacak ve üç evre birbirine geçecek. Aslında, bu şekilde düşünen birinin üretirken nasıl süreçlerden geçtiğini sezdirmek için belirttiğimiz bir şey üç evre.

Resimlerine genel olarak baktığımızda sana ait olduğunu hissettiğimiz belirsiz bir otoportre imgesiyle karşılaşıyoruz. Bunun nasıl okunmasını bekliyorsun?

Aslında otoportre hissiyatı veren kompozisyonlarda bir nevi klasik bir referans var. Tarihte birçok sanatçı belli dönemlerinde otoportrelerine dönüp bunlardan oluşturdukları seriler yapmışlar. Ben de zaman zaman kendi görüntümü nasıl plastiğe dökerim, nasıl bir malzeme, konu ve de psikolojiyle kendimi yorumlarım, diye sorguluyorum. Bunu içgüdüsel bir ayin gibi, her döneme dair bir iz bırakmak şeklinde belirtmeyi daha doğru buluyorum. İnsanların da benzer şekilde algılayacağını düşünüyorum. Çünkü bu devam eden bir süreç ve yaşadığım sürece de devam edecek. Mesela ilk kişisel sergimin “Kendi Kendine” diye bir ismi vardı. 2013’te,  Torun’da yaptığım bir sergiydi. Orada sürekli otoportre üreten bir kişi bunu nasıl sergiler, bunlarla bir kurgu yapmak istediğinde nasıl bir yerleştirme yapar gibi soruları düşündüm. Sergide bir büstüm vardı, polaroidlerim vardı, bir performans vardı, suluboya ve yağlıboya resimler vardı… Bu sergiye gelen izleyiciler de yine bir takım otoportrelerle karşılaşacaklar.

Resimlerinde objeler, dokular ve renklerin yoğunluğunu gözlemliyoruz. Resim bu anlamda bir inşa, bir laboratuvar alanı senin için. Bu konuda neler söylemek istersin?

İnşa alanını şöyle açabiliriz; uygulama alanı gibi bir yer ve burada çok fazla materyal, çok farklı disiplinlerden medyumlar mevcut. Bu medyumlarla beraber var olmaya ve onları kullanarak kendime uygun bir form bulmaya çalışıyorum. Bir malzemenin üzerine giderek, onunla bir yolculuğa çıkmak ve tüm o süreci paylaşmak gibi… Bu inşa alanında etraflıca düşünerek, zamanı gelince olgunlaşan çıktılar üretmeye çalışıyorum. Belirli bir şart, net bir üslup ya da tarz yok. Buradan soyut ya da Art Brüt bir resim, bir pop art, minimal bir fotoğraf, bir desen, bir mürekkep çalışması, figüratif bir resim gibi birçok şey çıkabiliyor. Bunların her biri inşa alanındaki ekipmanlar ve onlarla bir şeyler yaparak yeni bir şeylere dönüşmelerine izin vermek, bu dönüşümleri gözlemlemek, bu gözlemler üzerine yine çalışma ve araştırmaya devam etmek de, işin laboratuvar kısmı diyebilirim.

“Zaman Ayarlı” ismine nasıl karar verdiniz ve sergide yer alan çalışmalar nasıl bir kavramsal çatıda buluştu?

Serginin %90’ını daha önce seyirciyle hiç buluşmamış işler oluşturuyor. Özgür Demirci’yle beraber uzun toplantılar sonucu bunları zaman çatısı altında toplayıp göstermeyi uygun bulduk. “Zaman Ayarlı” ifadesinin tüm işlerin birbirine referans verebileceğini en kapsayıcı başlık olduğunu düşündük. Ayrıca bunun, aktif yaşam tarzımdan dolayı zamanın nasıl da akıp geçtiğini bana hatırlatan ve belki de bir bomba gibi, belirli bir sürenin sonunda aktive olacak resimlerin, sonradan nasıl bir forma dönüşeceklerine dair metaforları da içeren bir isim olduğunu düşünüyorum.

Kendi kişisel yolculuğunda resim mekânı olarak defterlerini sıklıkla görmekteyiz. Bunlara eşlik eden küçük notlar ve işaretler de bulunmakta. Sergideki çoğu iş senin bir çeşit güncen gibi. Sen ne dersin?

Evet, gündelik notlar ve izler benim için aslında bir çeşit alışkanlık. Başlarda mesela günlerime ve hayatımdaki kırılma noktalarına dair çok fazla analog fotoğraf çekiyordum. Fotoğrafı, hızlı sonuç verdiği için görsel bir arşivleme materyali olarak kullanıyordum. Daha sonraları bunu defterlerim izledi. O günkü bir konuya, bir anıya ya da olumsuz bir olaya ait notları birleştirerek oluşturduğum defterlerim var. Bu defterler çok fazla sergilenmedi. Ya mekân, ya zaman ya da malzeme uygun olmadı. Sunum tekniği olarak işin içinden çıkamadığım zamanlar oldu. Şimdi biraz daha o süreçleri ve düşünme pratiklerini insanlara göstermeyi planlıyoruz. Tabii, gösterme biçimi de bu sergide üzerinde çok düşündüğümüz noktalardan. Bu sebeple, galeri mekânında farklı ve daha önce denemediğim sunum teknikleri olacak. Sergide defterlerin kendileri dışında, bazı farklı defter sayfalarından büyüttüğüm kareler ya da sayfalar üzerine aldığım notlardan ilhamla ortaya çıkan seriler de var. Her biri birbirine referans veren, yer yer iç içe geçen ya da yeri geldikçe birbirinden sıyrılan noktalara işaret ediyor. Nasıl denir, resimlerin kendi kendilerini yücelttikleri ve yine kendi kendilerini yok ettikleri bir üretim tarzı, gibi bir şey…

Cenkhan Aksoy, From to the Black Void – No: 03, Tuval Üzerine Sprey Boya, 60x70cm, 2015

Geleneksel kodlarla örülmüş bir toplumda, bireyselleşmenin cezasız kalmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Sanat aracılığıyla ifade gücü, bizi bireysel kimliklerimizden koparmaya, ürettikçe cezalandırmaya çalışan vasat yapıya karşı tek savunma mekanizmamız olabilir. Tabi bu noktada, ortaya konan eserin içeriği ve sanatçısıyla arasındaki görünmeyen kimyasal bağlarının niteliği önem kazanıyor. Bu duyular üstü bağları tanımlama ihtiyacı duyarsan, nelerden bahsedebilirsin?

Çoğu sanatçının ürettiği eser ve onun bitimine doğru hissettiği bağ tabii ki çok farklı frekanslarda olabiliyor. Bazı sanatçılar bunları çok kolay tasvir edebiliyorlar. Ancak bazıları bu konuda kendini ya yetersiz görüyor ya da yanlış bir şey söylemekten çekinip zorlanabiliyor. Ben daha çok bu ikinci tarafta olduğumu düşünüyorum. Aradaki kimyasal bağ bazen çok aşırı, bazense çok basit olabiliyor. Basit derken kastettiğim; bazen bir işten çok kolay vazgeçilebiliyor. Üstünü kapatmak ya da tamamen yok etmek isteyebiliyorsun. Bu hissiyatı mesela bu üç evrenin etrafında toparlanan serilerin üretim süreçlerinde sık sık yaşadım. Bence kimyasal bağ çok tehlikeli bir duygu modeli. Yavaş yavaş bununla yüzleşip kendime uygun bir yöntem ya da kanal bulmaya çalışıyorum. Onu bulduktan sonra da o kanalın etrafında, içinde, altında, üstünde hareket etmeyi planlıyorum. Sanırım kimyasal bağ benim için biraz böyle.

Çalışmalarında, bir araya geldiklerinde yoğunlaşan, derinleşen bir aktarımdan söz edilebilir. Seriler üzerine ürettiğini konuştuk. Bu tercihin, daha güçlü bir ifade dinamiği kurma isteğinden mi kaynaklanmakta? Aktarmaya çalıştıklarının enerjisiyle baş etmeye çalışırken birden fazla yüzeye mi ihtiyaç duyuyorsun?

Daha güçlü bir ifade kurmayı istememden kaynaklı tabii ki. Mesela üç sene önce başladığım bir seriyi tekrar alıp kaldığı yerden, dönüştüğü o saçma sapan ruh halinden çıkarıp güncelleme isteği duyuyorum. Zaman zaman eski defterlerimi veya işlerimi tekrardan incelerken, o sırada atölyemde bulunan malzemelerle onu dönüştürmeye kalkışıyor, o andaki duygu durumuma, yeni malzeme bilgim ve düşünme biçimime uyarlayarak revize etmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de birden çok yüzey, form ve de üç boyutlu materyal kullandığım oluyor. Mesela, Gezi döneminde bir eskiz defterim bittikten sonra, onu bir videoyla izleyiciye daha iyi aktarabileceğimi düşündüğüm için, 15 dakikalık bir video çekmiştim. İçerisinde Gezi sürecinde çektiğim 35 mm’lik analog fotoğraflar vardı. Araya Gezi Parkı üzerinde dolaşan bir helikopter görüntüsü giriyordu. Videonun ortasındaki bir görüntüde eskiz defteri yeni bir sayfaya geçiyor ve bu kez sabit bir görüntü üzerinde, orada aldığım bir ses kaydı duyuluyordu. Bu ve bu tip şeyler aslında sıklıkla birden fazla yüzeye ihtiyaç duyuyor oluşumun en belirgin örnekleri diyebilirim.

Cenkhan Aksoy, From to the Black Void – No: 13, Tuval Üzerine Yağlıboya, 160x110cm, 2015

İnsanoğlunun kendini yüceltme huyunu alaşağı eden bir tavır hissedilebiliyor üretimlerinde. Bu noktada, bir araya gelince anlamlı bir bütün yaratan, birbirinden farklı organizmaların çeşitliliğini, akışkanlığını ve kontrol dışı doğalarını göstermeye çalışıyorsun bize sanki. Dışımızdaki her şeyin kontrolü ve seyri altında sürdürdüğümüz hayatlarımızın hiçbir zaman, tamamen bizim kontrolümüzde olmadığını hissettiren kompozisyonların, direkt olarak sormam gerekirse, bastırılmış yüce bir dominasyonun yeniden kutsanması mı?

“Bir araya gelince anlamlı bir bütün yaratan” kısmını biraz açmak isterim çünkü resimlerin bir araya gelerek oluşturdukları perspektif bazen anlık bir düşünceyle ortaya çıkabiliyor. Ancak her birinin birbiriyle soyut olarak iletişim kurdukları ve birbirleri üzerinde belirli bir etki yarattıklarına dair de bir görüşüm var. Yine de her birinin dış dünyadan bağımsız olarak da hareket edebileceğini düşünüyor ve bu kaosu bir şekilde yansıtmak istiyorum. Buradan bazen öznel olarak baskın olduğum işler ortaya çıkabiliyor. Daha genel şeyleri ise, izleyicilerin kafasındaki muhtemel referans noktalarıyla örtüştürebilmek için onlara bazı ipuçları vererek aktarıyorum. Kendimce açıklayıcı yönlendirmeler yapıyorum. Bunlar bazen eserin içerisindeki bir yazılama, bazen esere adını veren bir cümle, bazen de eser üzerine kolaj benzeri müdahaleler şeklinde olabiliyor. Bu müdahaleler aslında kaosun kontrolünün bizde olmadığını hissettiren parametreler. Kişisel projelerimde, belirli bir noktaya kadar üzerine düşünüp nihayete erdirdiğim süreçlerin ardından yeni bir süreç başlıyor. Bu da yine izleyiciyle, sanatseverle ve meraklısıyla beraber gelişen bir süreç. Sergilerde aslında bir çeşit çoklayıcı görevi üstleniyorum. Sergiye kadar getirdiğim noktadan sonra artık izleyicinin süreci başlıyor. Bana da, seyircinin izlediği şey üzerine neler koyabileceğini gözlemleme fırsatı doğuyor. Bunu, bir perspektifteki iki kaçış noktası olarak konumlandırıyorum. Belki de bu benim dominant tarafım. Sergilerimde kurgulamaya çalıştığım düşünce biçimi, bu dominasyonun bir göstergesi olabilir.

Afiş Tasarım: Emre Yıldız

Geçtiğimiz Ekim ayında üçüncüsü sergisini düzenleyen Darağaç kolektifi içerisinde önemli bir role sahipsin. Peki ya Darağaç üretimlerinde nasıl bir tetikleyici ya da destekleyici role sahip?

Kolektif bir şekilde sürdürülebilen bir proje veya bir paylaşım alanı oluşturmanın üzerimde gizli bir etkisi olabilir. Ve muhakkak ki geri dönüp sorgulattığı yanları var. Ama çoğunlukla bunun olumlu bir etki olduğunu düşünüyorum. Orada tanıştığım veya işlerini ilk kez gördüğüm insanlarla yaşadığım iletişim ortaklıkları beni etkiliyor. Ama işlerimde ya da üretimimde nasıl bir rolü olduğunu tam olarak çözümlemiş değilim. Bundan dolayı belki de sorunun tam bir cevabı yok. Yine de, bundan sonra neler yapmam gerektiğine dair önemli katkıları olduğunu düşünüyorum. Darağaç’a dahil olan ya da olmak isteyen ve halihazırda orada olan insanlarla beraber bir şeyler paylaşıyor ve üretiyor olmak benim için önemli.

 

Lokall İzmir Kent Rehberi olarak, Mert Yavaşça ve Mehmet Dere’ye katkılarından dolayı teşekkür ederiz.